Eski Ahit'in cennet ya da "Aden Bahçesi" ile ilgili betimlemelerine yönelik eleştirilerimize devam ediyoruz. Bu sefer inceleyeceğimiz kısım, Yaratılış - Bölüm 3'ten! Adem ve Havva'nın yasak ağacın meyvesini yedikten hemen sonraki olaylara şöyle bir göz atalım;
...6 Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.
7 İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
8 Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı'nın sesini duydular. O'ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
9 RAB Tanrı Adem'e, "Neredesin?" diye seslendi.
10 Adem, "Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim" dedi.
11 RAB Tanrı, "Çıplak olduğunu sana kim söyledi?" diye sordu, "Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?"
12 Adem, "Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim" diye yanıtladı.
13 RAB Tanrı kadına, "Nedir bu yaptığın?" diye sordu. Kadın, "Yılan beni aldattı, o yüzden yedim" diye karşılık verdi.
14 Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, "Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların En lanetlisi sen olacaksın" dedi, "Karnının üzerinde sürünecek, Yaşamın boyunca toprak yiyeceksin...
3. bölümde; bir önceki bölümde yeri belirtilmiş(?!?) olan cennet hakkında, biraz daha detaylı bilgiye sahip oluyoruz. En önemli detay, 4 büyük ırmağa sahip olmasından dolayı herhalde, cennette çeşitli ağaçların yetişmesi. İncir gibi. Daha da ilginci, cennetteki çeşitli hava olaylarına ve gündüz-gece kavramlarına atıfta bulunulması. Örneğin; RAB Tanrı'nın günün serinliğinde bahçede yürümesi. Buradan, cennette rüzgârların ya da hava akımının varolduğunu ve orayı serin bir yer haline getirebildiğini, aynı zamanda bunun zıttı olarak sıcak zamanların da varolduğunu anlıyoruz. Ayrıca "günün serinliği" tamlaması bize, gecenin de varolduğunu ve buna bağlı olarak, gece-gündüz dönüşümünün yaşandığını ortaya koyuyor.
Gelelim olaylardaki mantık hatalarına! Öncelikle bu bölümde RAB Tanrı gerçekten de küçültülmüş. Adem ve Havva ağaçların arkasına saklandıklarında onları bulamayıp; Adem'e "Neredesin?" diye sorma ihtiyacı hissediyor. Herşeyi bilme yetisine sahip olduğu iddia edilen bir varlık, Adem ve Havva'nın, nerede olduğunu, yılanın onlara ağaçtan meyve yemelerini söylediğini, çıplak olduklarını nasıl bildiklerini soruyor. Oysa bu soruların cevabını zaten biliyor olması gerekirdi. Cevabını bildiği soruları soruyorsa eğer, RAB Tanrı ya Adem ve Havva'yla dalga geçiyor ya da gerçekten psikolojik sorunları var.
Konumuz RAB Tanrı'nın psikolojik sorunları olmadığına göre, cennetteki diğer ilginçliklerle devam edelim. RAB Tanrı, yılanın Adem ve Havva'yı aldattığını, Havva'dan öğrendikten sonra, yılanı lanetliyor ve kurduğu cümlede şu garip kısmı belirtiyor; " Karnının üzerinde sürünecek..." Bu durumda yılanın o ana kadar aslında sürüngen olmayan bir canlı olduğunu öğreniyoruz. Burada Eski Ahit'in bilimin bulgularıyla bir kez daha çeliştiği gözler önüne seriliyor. Çünkü yılanlar, insan türlerinin oluşumundan çok önce zaten birer sürüngendiler. Fakat yılanın yaşamını sürüngen olarak devam ettirmesi için lanetlenmesinden önceki anatomisi hakkında Eski Ahit herhangi bir açıklama getirmemiş.
Son olarak, bir gariplik daha, Adem ve Havva incir yapraklarını dikiyorlar. Bu durumda cennette aylak aylak gezen bu çiftin, dikiş dikmeyi, incir yapraklarını dikmek için ne kullandıklarını ve bunu nasıl öğrendiklerini de Eski Ahit'te göremiyoruz. Tabi bir de Havva'nın yasak ağacın meyvesinin yenebilecek olgunluğa eriştiğini anlaması konusu var ki, Havva'nın bu engin botanik bilgisine de nereden ulaştığı Eski Ahit'te maalesef belirtilmemiş.
Sorularımızı sormaya başlayabiliriz;
1) Cennet'te hava olayları oluyorsa; yağmur, fırtına, dolu, kar, çığ, kırağı, hortum, kasırga, don, kuraklık, çöl sıcaklıkları, vd. yaşanacak mdıır? Bu durumda cennete gidecek insanların ruhları(!!!) bu hava olaylarından nasıl etkileneceklerdir? Nasıl korunacaklardır?
2) Cennet'te gün, gece-gündüz kavramından bahsedilmiş. Bu durumda cennetin gerçekten de bir gezegen üzerinde bulunuyor ve kendi etrafında belirli bir sürede dönüyor demektir. Bu durumda; Cennet hangi gezegendedir? Bu gezegen yıldızının etrafında ve kendi etrafında ne kadar sürede dönmektedir? Ayrıca bu durumda Cennet'te zaman kavramı ortaya çıkmaktadır. O halde sonsuz yaşamdan nasıl bahsedilebilir?
3) Çıplak olduklarını farkedemeyecek kadar aptal olan Adem ve Havva, incir yapraklarını nasıl dikmişlerdir? Dikiş dikmeyi, dikiş yapacakları aletleri, muhtemelen iğne/iğneleri, nereden bulmuşlardır? En önemlisi de dikiş dikmeyi nasıl öğrenmişlerdir?
4) Çıplak olduğunu bile farkedemeyen Havva'nın bu engin botanik bilgisi nereden gelmektedir?
5) RAB Tanrı nasıl oluyor da, ağaçların arkasında saklanmış olan Adem ve Havva'yı bulamıyor ve onlara "Neredesin?" diye soru soruyor? Diğer sorular da dahil, herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen RAB Tanrı, neden cevabını bildiği soruları soruyor?
Eski Ahit eleştirisi devam edecek...
1 Nisan 2009 Çarşamba
Yaratıcı İddiası Üzerine...
İnsanoğlu'nun önemli bir kısmı, bin yıllardır içinde yaşadığımız gezegenin ve evrenin, çok büyük bir güç tarafından yaratıldığını iddia etmektedir. Bu yazıda böyle bir gücün varlığının, varolduğu iddiası üzerinden nasıl sorgulandığını okuyacaksınız.
Öncelikle iddianın ne olduğuna bir bakalım. Ortada hiçbir şey yokken, bir güç çıkıp, evreni var ediyor. İddia aynen böyle. Ayrıca insanın böyle bir gücü asla kavrayamayacağı da bu iddiaya ekleniyor. Fakat burada görmezden gelinen nokta şu; böyle bir güç evreni varediyorsa, bir bilince sahip olması gereklidir. Çünkü; yaratmak için yaratma bilgisine sahip olmalıdır. Ki iddia bunu da içeriyor. Ama şunu görmezden geliyor. Bilinç kendi kendine oluşamaz. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur; bilincin oluşması için gerekli olan şey/şeyler nedir?
Bilincin oluşabilmesi için gerekli olan ilk şey maddedir. Yani bir yaratıcının evreni yaratacak bir bilince sahip olması demek evrenin oluşumundan önce de maddenin varolması demektir. Bu da bizi astrofizik biliminin bulgularıyla çelişkiye düşürüyor. Çünkü maddenin Big-Bang'den yaklaşık 300.000 yıl sonra ortaya çıktığını biliyoruz. Bu durumda yaratıcı olduğu iddia edilen gücün, evreni yaratacak bilince sahip olması mümkün değil. Bu bilince erişebilmesi için, yaklaşık 300.000 yıl geçmesi gerekiyor. Böylesi bir durumda da o gücün evreni yarattığı iddiası da çöpe gidiyor haliyle.
Bilinç konusunda söyledğimiz ikinci şeyse bilincin kendi kendine oluşamayacağıydı. Bu da bizi evrim düşüncesine götürüyor. Canlılardaki bilincin yaklaşık 3.8 milyar yıllık bir evrim süreci içerisinde birikimli seçilim yoluyla ortaya çıktığını biliyoruz. Fakat yaratıcının varolduğu iddiası, böyle bir bilincin kendi kendine oluştuğundan bahsediyor.
Varolduğu iddia edilen bir yaratıcının bilince sahip olması konusundaki itirazlarımıza, iddia sahipleri genelde, onun ruhani ya da doğaüstü bir varlık olduğu iddiasını öne sürüyorlar. Fakat burada yine çok basit ve bir o kadar da önemli bir fizik kuralını görmezden geliyorlar. O da şu; "Maddeye etki eden herşey ölçülebilir". Bu durumda eğer iddia edildiği gibi bir yaratıcı varsa ve evreni yaratmışsa ve yaratma işlemi halâ devam ediyorsa (ki iddia bunu da içeriyor), madde üzerindeki etkilerini ölçebilmeliyiz. Fakat nedense bir türlü böyle bir etkiyi gözlemiyor ya da sınayamıyoruz. Nedeni çok belli; evrenin ve içerisindeki herşeyin yaratıldığına dair en ufak bir kanıt yok. Bu yüzden de yaratıcı iddiası kanıtlara dayanmayan, "evren ne kadar büyük, ne kadar düzenli(!!!), mutlaka bir yaratıcısı olmalı, vb." şeklindeki spekülasyonlardan öteye geçemiyor.
Şimdi sıra sorularımızda. Bilimsel düşünceyi baz alarak biraz beyin jimnastiği yapalım;
1) Eğer bir yaratıcı varsa, bilince sahip olmadan(henüz madde olmadığı için), evreni yaratacak bilgiye ve bunu kullanma beceresine nasıl ulaşmıştır?
2) Madde oluştuktan sonra, yani evrenin oluşumu üzerinden ancak 300.000 yıl geçtikten sonra bilince sahip olabilecek bir gücün yaratıcılığından nasıl bahsedilebilinir?
3) Yaratıcı iddiasını savunan bazı iddia sahipleri, maddeye olan etkisini asla öleçemeyeceğimizi çünkü yaratıcının kendini sakladığını iddia etmektedirler. Varolduğu iddia edilen böyle bir güç neden kendini saklama gereği duymaktadır?
4) Varolduğu iddia edilen yaratıcının maddeye olan etkisini neden ölçemiyoruz? Maddeye etki edememekte midir? Edemiyorsa, yaratıcılığından nasıl söz edilebilinir?
Sorular çoğaltılabilinir. Varmak istediğim sonuç ise şudur; evrenin yaratıldığına dair elimizde somut en ufak bir kanıt bile yoktur. Bu durumda evrenin yaratıldığını iddia etmek bilim dışı bir iddia ve mantığı görmezden gelen bir şartlanma olmaktan öteye geçememektedir.
Öncelikle iddianın ne olduğuna bir bakalım. Ortada hiçbir şey yokken, bir güç çıkıp, evreni var ediyor. İddia aynen böyle. Ayrıca insanın böyle bir gücü asla kavrayamayacağı da bu iddiaya ekleniyor. Fakat burada görmezden gelinen nokta şu; böyle bir güç evreni varediyorsa, bir bilince sahip olması gereklidir. Çünkü; yaratmak için yaratma bilgisine sahip olmalıdır. Ki iddia bunu da içeriyor. Ama şunu görmezden geliyor. Bilinç kendi kendine oluşamaz. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur; bilincin oluşması için gerekli olan şey/şeyler nedir?
Bilincin oluşabilmesi için gerekli olan ilk şey maddedir. Yani bir yaratıcının evreni yaratacak bir bilince sahip olması demek evrenin oluşumundan önce de maddenin varolması demektir. Bu da bizi astrofizik biliminin bulgularıyla çelişkiye düşürüyor. Çünkü maddenin Big-Bang'den yaklaşık 300.000 yıl sonra ortaya çıktığını biliyoruz. Bu durumda yaratıcı olduğu iddia edilen gücün, evreni yaratacak bilince sahip olması mümkün değil. Bu bilince erişebilmesi için, yaklaşık 300.000 yıl geçmesi gerekiyor. Böylesi bir durumda da o gücün evreni yarattığı iddiası da çöpe gidiyor haliyle.
Bilinç konusunda söyledğimiz ikinci şeyse bilincin kendi kendine oluşamayacağıydı. Bu da bizi evrim düşüncesine götürüyor. Canlılardaki bilincin yaklaşık 3.8 milyar yıllık bir evrim süreci içerisinde birikimli seçilim yoluyla ortaya çıktığını biliyoruz. Fakat yaratıcının varolduğu iddiası, böyle bir bilincin kendi kendine oluştuğundan bahsediyor.
Varolduğu iddia edilen bir yaratıcının bilince sahip olması konusundaki itirazlarımıza, iddia sahipleri genelde, onun ruhani ya da doğaüstü bir varlık olduğu iddiasını öne sürüyorlar. Fakat burada yine çok basit ve bir o kadar da önemli bir fizik kuralını görmezden geliyorlar. O da şu; "Maddeye etki eden herşey ölçülebilir". Bu durumda eğer iddia edildiği gibi bir yaratıcı varsa ve evreni yaratmışsa ve yaratma işlemi halâ devam ediyorsa (ki iddia bunu da içeriyor), madde üzerindeki etkilerini ölçebilmeliyiz. Fakat nedense bir türlü böyle bir etkiyi gözlemiyor ya da sınayamıyoruz. Nedeni çok belli; evrenin ve içerisindeki herşeyin yaratıldığına dair en ufak bir kanıt yok. Bu yüzden de yaratıcı iddiası kanıtlara dayanmayan, "evren ne kadar büyük, ne kadar düzenli(!!!), mutlaka bir yaratıcısı olmalı, vb." şeklindeki spekülasyonlardan öteye geçemiyor.
Şimdi sıra sorularımızda. Bilimsel düşünceyi baz alarak biraz beyin jimnastiği yapalım;
1) Eğer bir yaratıcı varsa, bilince sahip olmadan(henüz madde olmadığı için), evreni yaratacak bilgiye ve bunu kullanma beceresine nasıl ulaşmıştır?
2) Madde oluştuktan sonra, yani evrenin oluşumu üzerinden ancak 300.000 yıl geçtikten sonra bilince sahip olabilecek bir gücün yaratıcılığından nasıl bahsedilebilinir?
3) Yaratıcı iddiasını savunan bazı iddia sahipleri, maddeye olan etkisini asla öleçemeyeceğimizi çünkü yaratıcının kendini sakladığını iddia etmektedirler. Varolduğu iddia edilen böyle bir güç neden kendini saklama gereği duymaktadır?
4) Varolduğu iddia edilen yaratıcının maddeye olan etkisini neden ölçemiyoruz? Maddeye etki edememekte midir? Edemiyorsa, yaratıcılığından nasıl söz edilebilinir?
Sorular çoğaltılabilinir. Varmak istediğim sonuç ise şudur; evrenin yaratıldığına dair elimizde somut en ufak bir kanıt bile yoktur. Bu durumda evrenin yaratıldığını iddia etmek bilim dışı bir iddia ve mantığı görmezden gelen bir şartlanma olmaktan öteye geçememektedir.
6 Mart 2008 Perşembe
"Evrim bir teoridir ve kanıtlanmamıştır, kanıtlanması için Kanun olması gerekir!" Gerekli midir?
Bilim dünyasında, kanun, yasa ya da prensiplere bakarsanız; genellikle içlerinde bir veya daha fazla formül barındırdıklarını görürsünüz. İşte; evrim kuramının belki de hiçbir zaman “Evrim kanunu” şeklinde anılmayacak oluşunun nedeni burada yatmaktadır. Canlıların evrimi formüle dökülemez. Çünkü basitçe tanımlarsa; bir formül, çeşitli değişkenleri kullanarak, sonucu bilmemizi sağlar. Örneğin; ”x=V.t, d=m/V, …”gibi formüllerde, değişkenlere bağlı olarak sonucu kesin olarak bilebilirsiniz.Fakat, evrimde böyle bir şey söz konusu değildir.Evrimde çok fazla değişken mevcuttur, bunların arasında yukarıdaki formüller gibi tam bir matematiksel bağlantı yoktur ve en önemlisi evrim bilinçli bir süreç olmadığı için, sonucu önceden tahmin edilemez. Yani; bir canlı türünü oluşturan populasyonun tamamının ya da içinden bir grubun populasyondan göç edip etmeyeceği, değişen çevre şartlarının nasıl olacağı ve bu şartlara bağlı olarak genlerinde hangi mutasyonların meydana geleceği ve bu meydana gelen mutasyonlardan hangilerinin doğal seçilimde ayıklanarak, populasyonun gen havuzuna ekleneceği, bu süreçlere bağlı olarak evrimin hangi özellikler lehine veya aleyhine işleyeceği ancak tahmin edilebilir.Ama kesin bir sonuca ulaşılamaz. Ya da çok basitçe düşünürsek; evrimde, 2+2=4 diye bir kural yoktur. Evrim için böyle bir formül oluşturulsa bile; o 2’lerden biri mutasyon geçirerek 3’e dönüşürse, ya da 4’ü oluşturan 1’lerden bir grup populasyon dışına göç ederse, o formülün geçerliliği kalmaz.
Ayrıca böyle bir formül yalnızca sayısal bir sonuç verir. Örneğin; populasyonda,kaç canlının mutasyon geçireceği gibi. Ama bu mutasyonlar sonucu canlının morfolojik yapısının değişip, değişmeyeceği; değişirse nasıl olacağı hakkında herhangi bir formül sonucu elde edilmiş bir sayı bize bir fikir veremez. Böyle bir durumda da yalnızca tahminler devreye girer. ”Eğer çevre şartları şöyle şöyle değişirse; canlı şu yönde evrim geçirebilir” şeklinde tahminler yapılabilir. İşte evrim kuramının “Evrim kanunu” ya da “Evrim yasası” şeklinde anılmayışının nedeni, genel hatlarıyla bu şekilde açıklanabilir. Tabi böyle bir formülün olmayışı, evrimin kanıtlanmadığından değil, aksine; canlıların evrimi kanıtlandığı ve büyük ölçüde anlaşıldığı için böyle bir formülün oluşturulmasının doğru sonuçları vermeyeceği anlaşılmıştır. Kısacası; evrim bilinçli bir şekilde işlemediği ve mekanizmalarının etkilerinin ne olacağı önceden kesin olarak bilinemediği için; evrimin bir formülü yoktur. Bu yüzden de “kuram” olarak anılmaktadır.
Daha iyi anlaşılması için başka bir örnek vermek istiyorum. Canlıların evriminde, çevre şartlarının çok önemli olduğunu söyleriz hep. İşte bu çevre şartlarını değiştiren en önemli faktör; kıtaların hareketleridir. Kıtaların hareketlerini açıklayan bilimsel çalışma ise; ”Levha Tektoniği KURAMI”dır. Levhalar; okyanusal ve kıtasal levha olmak üzere 2’ye ayrılır ve astenosferin üzerinde hareket ederler. Hareket etmelerini sağlayan mekanizma da konveksiyon akımlarıdır. Levhalar birbirine yaklaşır, uzaklaşır, birbirinin altına dalar ve birbirleriyle çarpışırlar. Bu hareketleri sonucunda da okyanuslar kapanır ya da açılır, kıtalardan parçalar kopar ya da bütün kıtalar birleşerek dev bir kıta haline gelirler, dağlar, volkanik adalar, okyanus hendekleri, okyanus sırtları ve çok büyük depremler oluşur. Levhalarda bu hareketler olurken; canlıların yaşam ortamları da sürekli değişir. Yaşadıkları okyanuslar büyür ya da küçülür ve bu yüzden göç etmek zorunda kalırlar. Ya da kara parçaları kopar veya okyanuslarda volkanik adalar oluşur ve canlılar yaşadıkları populasyonlardan izole olarak yeni ortam şartlarında yeni özellikler geliştirmek zorunda kalabilirler. Kıtalar kutuplara doğru hareket eder ya da ekvatora doğru, buna bağlı olarak da sıcak ya da soğuk iklimde yaşayabilecek özelliklere sahip canlılar evrimleşir. Kısacası; levha hareketleri çevre şartlarını değiştiren en önemli unsurdur.
Bugün; levhaların hareket ettiği kanıtlanmıştır. Prekambriyen’den itibaren, kıtaların levha hareketleri sonucunda, hangi jeolojik zamanlarda hangi şekiller aldığını kesinlikle bilmekteyiz. Yani levha hareketleri bilimsel bir gerçektir. Kuram olarak anılmasının nedeni ise evrimin kuram olarak anılmasıyla aynıdır. Aynı evrimde olduğu gibi; levha tektoniğinde de formül oluşturamazsınız. Örneğin; kıtanın ilerleme hızıx zaman=kıtanın alacağı yol veya daha karmaşık formüller oluşturamazsınız. Ya da bir dağ oluşumunda; dağın kaç m yüksekliğe erişebileceğini kesin olarak bilemezsiniz, dağı oluşturacak çarpışmanın ya da dalma batmanın ne kadar süreceğini önceden kesin olarak bilemezsiniz. Dalma-batma zonlarında ortaya çıkan okyanus hendeklerinin kaç m derinliğe erişebileceğini yine önceden kesin olarak bilemezsiniz. Yalnızca, hareketin izlerini takip eder, buna bakarak da tahminler yürütürsünüz Levha tektoniğinde formül oluşturamamamızın nedeni; levha hareketlerinin kanıtlanmamış olması mıdır? Kesinlikle hayır! Aynı evrim kuramındaki gibi; süreçler büyük ölçüde bilindiği ve anlaşıldığı için, formül oluşturulamayacağı kabul edilmiştir Bir jeoloğa gidip, ”levha hareketleri kanıtlanamamıştır, yalnızca bir iddiadır, senaryodur, çünkü; adı hala levha tektoniği kuramıdır, kanıtlanması için kanun olması gerekir” derseniz; size ya benim yukarıda yaptığım açıklamayı yapıp anlamanızı bekler, ya da gülüp geçer.
Görüldüğü gibi; bir bilimsel çalışmanın kuram olması demek, onun kanıtlanmamış olması, bir iddia olması demek değildir. Halkımız arasında en çok hata yapılan ve yanlış anlaşılan kısım bu noktadır yani; “ Bilimsel bir çalışma önce teoridir, kanıtlanırsa kanun haline geçer” yanılgısı! Bu yanılgının en önemli nedenlerinden biri olarak, lise-2 biyoloji kitaplarını gösterebiliriz.
Kuramlar; uzun yıllarca deney ve gözlemlerle sınanmış, doğru olduğu çok güçlü bulgularla desteklenmiş ve desteklenmeye devam eden, bilimsel gerçeklerdir..."
Ayrıca böyle bir formül yalnızca sayısal bir sonuç verir. Örneğin; populasyonda,kaç canlının mutasyon geçireceği gibi. Ama bu mutasyonlar sonucu canlının morfolojik yapısının değişip, değişmeyeceği; değişirse nasıl olacağı hakkında herhangi bir formül sonucu elde edilmiş bir sayı bize bir fikir veremez. Böyle bir durumda da yalnızca tahminler devreye girer. ”Eğer çevre şartları şöyle şöyle değişirse; canlı şu yönde evrim geçirebilir” şeklinde tahminler yapılabilir. İşte evrim kuramının “Evrim kanunu” ya da “Evrim yasası” şeklinde anılmayışının nedeni, genel hatlarıyla bu şekilde açıklanabilir. Tabi böyle bir formülün olmayışı, evrimin kanıtlanmadığından değil, aksine; canlıların evrimi kanıtlandığı ve büyük ölçüde anlaşıldığı için böyle bir formülün oluşturulmasının doğru sonuçları vermeyeceği anlaşılmıştır. Kısacası; evrim bilinçli bir şekilde işlemediği ve mekanizmalarının etkilerinin ne olacağı önceden kesin olarak bilinemediği için; evrimin bir formülü yoktur. Bu yüzden de “kuram” olarak anılmaktadır.
Daha iyi anlaşılması için başka bir örnek vermek istiyorum. Canlıların evriminde, çevre şartlarının çok önemli olduğunu söyleriz hep. İşte bu çevre şartlarını değiştiren en önemli faktör; kıtaların hareketleridir. Kıtaların hareketlerini açıklayan bilimsel çalışma ise; ”Levha Tektoniği KURAMI”dır. Levhalar; okyanusal ve kıtasal levha olmak üzere 2’ye ayrılır ve astenosferin üzerinde hareket ederler. Hareket etmelerini sağlayan mekanizma da konveksiyon akımlarıdır. Levhalar birbirine yaklaşır, uzaklaşır, birbirinin altına dalar ve birbirleriyle çarpışırlar. Bu hareketleri sonucunda da okyanuslar kapanır ya da açılır, kıtalardan parçalar kopar ya da bütün kıtalar birleşerek dev bir kıta haline gelirler, dağlar, volkanik adalar, okyanus hendekleri, okyanus sırtları ve çok büyük depremler oluşur. Levhalarda bu hareketler olurken; canlıların yaşam ortamları da sürekli değişir. Yaşadıkları okyanuslar büyür ya da küçülür ve bu yüzden göç etmek zorunda kalırlar. Ya da kara parçaları kopar veya okyanuslarda volkanik adalar oluşur ve canlılar yaşadıkları populasyonlardan izole olarak yeni ortam şartlarında yeni özellikler geliştirmek zorunda kalabilirler. Kıtalar kutuplara doğru hareket eder ya da ekvatora doğru, buna bağlı olarak da sıcak ya da soğuk iklimde yaşayabilecek özelliklere sahip canlılar evrimleşir. Kısacası; levha hareketleri çevre şartlarını değiştiren en önemli unsurdur.
Bugün; levhaların hareket ettiği kanıtlanmıştır. Prekambriyen’den itibaren, kıtaların levha hareketleri sonucunda, hangi jeolojik zamanlarda hangi şekiller aldığını kesinlikle bilmekteyiz. Yani levha hareketleri bilimsel bir gerçektir. Kuram olarak anılmasının nedeni ise evrimin kuram olarak anılmasıyla aynıdır. Aynı evrimde olduğu gibi; levha tektoniğinde de formül oluşturamazsınız. Örneğin; kıtanın ilerleme hızıx zaman=kıtanın alacağı yol veya daha karmaşık formüller oluşturamazsınız. Ya da bir dağ oluşumunda; dağın kaç m yüksekliğe erişebileceğini kesin olarak bilemezsiniz, dağı oluşturacak çarpışmanın ya da dalma batmanın ne kadar süreceğini önceden kesin olarak bilemezsiniz. Dalma-batma zonlarında ortaya çıkan okyanus hendeklerinin kaç m derinliğe erişebileceğini yine önceden kesin olarak bilemezsiniz. Yalnızca, hareketin izlerini takip eder, buna bakarak da tahminler yürütürsünüz Levha tektoniğinde formül oluşturamamamızın nedeni; levha hareketlerinin kanıtlanmamış olması mıdır? Kesinlikle hayır! Aynı evrim kuramındaki gibi; süreçler büyük ölçüde bilindiği ve anlaşıldığı için, formül oluşturulamayacağı kabul edilmiştir Bir jeoloğa gidip, ”levha hareketleri kanıtlanamamıştır, yalnızca bir iddiadır, senaryodur, çünkü; adı hala levha tektoniği kuramıdır, kanıtlanması için kanun olması gerekir” derseniz; size ya benim yukarıda yaptığım açıklamayı yapıp anlamanızı bekler, ya da gülüp geçer.
Görüldüğü gibi; bir bilimsel çalışmanın kuram olması demek, onun kanıtlanmamış olması, bir iddia olması demek değildir. Halkımız arasında en çok hata yapılan ve yanlış anlaşılan kısım bu noktadır yani; “ Bilimsel bir çalışma önce teoridir, kanıtlanırsa kanun haline geçer” yanılgısı! Bu yanılgının en önemli nedenlerinden biri olarak, lise-2 biyoloji kitaplarını gösterebiliriz.
Kuramlar; uzun yıllarca deney ve gözlemlerle sınanmış, doğru olduğu çok güçlü bulgularla desteklenmiş ve desteklenmeye devam eden, bilimsel gerçeklerdir..."
Cennet Nerededir? Bir Eski Ahit Eleştirisi...
"Adem ve Havva" nın cennetten kovulduğunu ve yaşamlarını Tanrı / Allah / Yahwe'den aldıkları "çoğalma" emriyle birlikte devam ettirmek üzere Dünya'ya gönderildiklerini, efsaneyi okuyan herkes bilir. Peki, "Aden bahçesi" olarak da anılan bu "Cennet" nerededir? Bakalım Eski Ahit bu konuda ne diyor?
"...8 RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem'i oraya koydu.
9 Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
10 Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.
11 İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12 Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13 İkinci ırmağın adı Gihon'dur. Kûş sınırları boyunca akar.
14 Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir. Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır..."
Bölüm 2 - Yaratılış
Evet, burada dikkatimizi çeken ilk şey, RAB Tanrı'nın Adem'i yarattıktan sonra, onu doğuda bir yerlerde diktiği "Aden bahçesi" ne koyduğudur. Bu bahçenin, yani "cennet" in sınırları ise daha da ilginç! Cennet dört nehirle sınırlanmış ve bunlardan ikisi Fırat ve Dicle nehirleri! Evet, yanlış okumadınız, Fırat ve Dicle nehirleri, cenneti sınırlayan dört ırmaktan iki tanesi!
Mezopotamya ve çevresinin coğrafyasını düşündüğümüzde, isteyenler atlaslarını açıp bakabilirler, "Gihon" ve "Pişon" ırmaklarının hangi ırmaklar olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Büyük ihtimalle, "Gihon", bugün Hindistan'da bulunan ve halâ kutsal sayılan "Ganj" nehri! "Pişon" ise, çevresinde barındırdığı doğal kaynaklar sebebiyle, "Nil" nehrini betimliyor adeta! İlk uygarlıkların bu coğrafyada, tam da bu ırmakların çevresinde yeşerdiğini göz önünde bulundurursak, bu çıkarsamalar oldukça mantıklı görünüyor.
Sümerler - M.Ö. 4000 civarı - Fırat ve Dicle nehirleri çevresi
Mısırlılar - M.Ö. 3000 civarı - Nil nehri ve çevresi
İndus, Harappa uygarlığı - M.Ö. 3000 civarı - İndus vadisi
Fakat sorulması gereken oldukça fazla soru var. Öncelikle "Eski Ahit" in çok büyük bir coğrafik hata yaptığını görüyoruz. Aden'den (cennetten) doğan ve adı verilmeyen bir ırmak, cenneti suladıktan sonra dört kola ayrılıyor ve bu kollardan herbirini yukarıda açıkladık. Ama, Fırat - Dicle - Nil - Ganj nehirleri tamamiyle farklı nehirlerdir ve kesinlikle birleşip tek bir kola dönüşmezler.
Fırat ve Dicle nehirleri, bugün Şatt-ül-Arap olarak anılan noktada birleşirler sadece ve oradan da Basra Körfezi'ne dökülürler. Fakat yine çok ilginçtir ki; Dünya üzerinde kurulan ilk şehir, Sümerler tarafından kurulmuştur, "E.Rİ.DU" nun kalıntıları, tam da bu bölgede bulunmuştur. Kimbilir belki de "Gijon ve Pişon" nehirleri, Fırat ve Dicle'nin kollarından herhangi 2 tanesine işaret etmektedir. Bu durumda, "Aden bahçesi" yani cennet, Dünya üzerinde kurulan ilk yerleşim yeri, E.Rİ.DU olabilir mi? "Adem ve Havva" miti ve "Cennet", kurulan ilk şehir için ortaya atılmış, abartılı bir kutlama söylencesi olabilir mi? Ya da Adem ve Havva'nın cennetten kovulması efsanesi; aslında şehir halkına ihanet eden, şehrin yöneticisine veya sahiplerine (eğer kölelerse), hatta kralına karşı gelen ya da yapmaları yasaklanmış bir şeyi yapan bir çiftin, şehirden sürülmelerinin, doğaüstü öğelerle bezenmiş, edebi bir anlatımı olabilir mi?
Eğer, cennetin; E.Rİ.DU olduğunu kabul edersek; bu sefer de Fırat ve Dicle'nin akış yönünü tersine çevirmiş oluruz. Çünkü; bu iki nehrin de ülkemiz sınırları içerisinden doğup, güneye doğru, Basra Körfezi'ne doğru aktığını biliyoruz. Fakat, Eski Ahit'te ırmağın Aden'den doğduğunu okuyoruz. Bu durumda iki kola ayrılıp (Fırat ve Dicle) kuzeye ilerlemesi gerekirdi. Fakat, bu efsaneyi yazanların, nehirlerin akış yönünü tam olarak bilememe olasılıklarını da göz ardı etmemeliyiz.
Kafanız karıştı değil mi? Öyleyse asıl sorulması gereken sorulara geçelim;
1) Cennet, Dünya üzerinde midir? Ki Eski Ahit'e göre öyle!
2) Cennet'ten doğan ve sonra dört kola ayrılan, ki bu dört kolun hepsi birbirinden önemli nehirlerdir, ırmak hangisidir?
3) Aden bahçesi doğuda olarak belirtilmiş. Öyleyse, referans alınan yer neresidir? Cennet nerenin doğusundadır?
4) "Havila" ve "Kûş" hangi ülkelerin topraklarını simgelemektedir?
5) Hayatı boyunca Tanrı'ya hizmet edip, cennete yani "Aden bahçesi" ne geri dönmeyi(!!!) hakeden insanlar, ölünce aslında, Dünya üzerinde başka bir yere mi gitmektedirler?
6) Eğer, cennet Tanrı katında bir yerse, nasıl olur da, içinden geçen bir ırmak daha sonra kollara ayrılırken, Fırat ve Dicle'ye dönüşür? Bu durumda Tanrı katı olarak adlandırılan yer, Dünya üzerinde, büyük ihtimalle de Basra Körfezi yakınlarında bir yer midir?
Siz ne dersiniz, "Aden Bahçesi" ya da "Cennet" nerededir?
"...8 RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem'i oraya koydu.
9 Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
10 Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.
11 İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12 Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13 İkinci ırmağın adı Gihon'dur. Kûş sınırları boyunca akar.
14 Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir. Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır..."
Bölüm 2 - Yaratılış
Evet, burada dikkatimizi çeken ilk şey, RAB Tanrı'nın Adem'i yarattıktan sonra, onu doğuda bir yerlerde diktiği "Aden bahçesi" ne koyduğudur. Bu bahçenin, yani "cennet" in sınırları ise daha da ilginç! Cennet dört nehirle sınırlanmış ve bunlardan ikisi Fırat ve Dicle nehirleri! Evet, yanlış okumadınız, Fırat ve Dicle nehirleri, cenneti sınırlayan dört ırmaktan iki tanesi!
Mezopotamya ve çevresinin coğrafyasını düşündüğümüzde, isteyenler atlaslarını açıp bakabilirler, "Gihon" ve "Pişon" ırmaklarının hangi ırmaklar olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Büyük ihtimalle, "Gihon", bugün Hindistan'da bulunan ve halâ kutsal sayılan "Ganj" nehri! "Pişon" ise, çevresinde barındırdığı doğal kaynaklar sebebiyle, "Nil" nehrini betimliyor adeta! İlk uygarlıkların bu coğrafyada, tam da bu ırmakların çevresinde yeşerdiğini göz önünde bulundurursak, bu çıkarsamalar oldukça mantıklı görünüyor.
Sümerler - M.Ö. 4000 civarı - Fırat ve Dicle nehirleri çevresi
Mısırlılar - M.Ö. 3000 civarı - Nil nehri ve çevresi
İndus, Harappa uygarlığı - M.Ö. 3000 civarı - İndus vadisi
Fakat sorulması gereken oldukça fazla soru var. Öncelikle "Eski Ahit" in çok büyük bir coğrafik hata yaptığını görüyoruz. Aden'den (cennetten) doğan ve adı verilmeyen bir ırmak, cenneti suladıktan sonra dört kola ayrılıyor ve bu kollardan herbirini yukarıda açıkladık. Ama, Fırat - Dicle - Nil - Ganj nehirleri tamamiyle farklı nehirlerdir ve kesinlikle birleşip tek bir kola dönüşmezler.
Fırat ve Dicle nehirleri, bugün Şatt-ül-Arap olarak anılan noktada birleşirler sadece ve oradan da Basra Körfezi'ne dökülürler. Fakat yine çok ilginçtir ki; Dünya üzerinde kurulan ilk şehir, Sümerler tarafından kurulmuştur, "E.Rİ.DU" nun kalıntıları, tam da bu bölgede bulunmuştur. Kimbilir belki de "Gijon ve Pişon" nehirleri, Fırat ve Dicle'nin kollarından herhangi 2 tanesine işaret etmektedir. Bu durumda, "Aden bahçesi" yani cennet, Dünya üzerinde kurulan ilk yerleşim yeri, E.Rİ.DU olabilir mi? "Adem ve Havva" miti ve "Cennet", kurulan ilk şehir için ortaya atılmış, abartılı bir kutlama söylencesi olabilir mi? Ya da Adem ve Havva'nın cennetten kovulması efsanesi; aslında şehir halkına ihanet eden, şehrin yöneticisine veya sahiplerine (eğer kölelerse), hatta kralına karşı gelen ya da yapmaları yasaklanmış bir şeyi yapan bir çiftin, şehirden sürülmelerinin, doğaüstü öğelerle bezenmiş, edebi bir anlatımı olabilir mi?
Eğer, cennetin; E.Rİ.DU olduğunu kabul edersek; bu sefer de Fırat ve Dicle'nin akış yönünü tersine çevirmiş oluruz. Çünkü; bu iki nehrin de ülkemiz sınırları içerisinden doğup, güneye doğru, Basra Körfezi'ne doğru aktığını biliyoruz. Fakat, Eski Ahit'te ırmağın Aden'den doğduğunu okuyoruz. Bu durumda iki kola ayrılıp (Fırat ve Dicle) kuzeye ilerlemesi gerekirdi. Fakat, bu efsaneyi yazanların, nehirlerin akış yönünü tam olarak bilememe olasılıklarını da göz ardı etmemeliyiz.
Kafanız karıştı değil mi? Öyleyse asıl sorulması gereken sorulara geçelim;
1) Cennet, Dünya üzerinde midir? Ki Eski Ahit'e göre öyle!
2) Cennet'ten doğan ve sonra dört kola ayrılan, ki bu dört kolun hepsi birbirinden önemli nehirlerdir, ırmak hangisidir?
3) Aden bahçesi doğuda olarak belirtilmiş. Öyleyse, referans alınan yer neresidir? Cennet nerenin doğusundadır?
4) "Havila" ve "Kûş" hangi ülkelerin topraklarını simgelemektedir?
5) Hayatı boyunca Tanrı'ya hizmet edip, cennete yani "Aden bahçesi" ne geri dönmeyi(!!!) hakeden insanlar, ölünce aslında, Dünya üzerinde başka bir yere mi gitmektedirler?
6) Eğer, cennet Tanrı katında bir yerse, nasıl olur da, içinden geçen bir ırmak daha sonra kollara ayrılırken, Fırat ve Dicle'ye dönüşür? Bu durumda Tanrı katı olarak adlandırılan yer, Dünya üzerinde, büyük ihtimalle de Basra Körfezi yakınlarında bir yer midir?
Siz ne dersiniz, "Aden Bahçesi" ya da "Cennet" nerededir?
Ateizm, Dinler ve Ahlâk Üzerine...
Öncelikle şunu söyleyelim, ateizm insanlar için; ahlâk kuralları önermez. Ateizm'in böyle bir amacı ya da görevi yoktur. Yani şunu şunu yaparsanız ahlâklı, şunu şunu yapmazsanız ahlâksız olursunuz gibi argümanlar, ateizm için geçerli değildir. O yüzden öncelikle bu çok önemli noktada fikir birliğine varmamız gerekmektedir.
Daha sonra incelememiz gereken şeyse; ateizmin ahlâk konusuna bakış açısıdır. Bu bakış açısını ortaya çıkaranlar da, benimseyenler de yine ateistlerdir. Bu bakış açısı, ki aslında gerçeklerin bir ortaya dökümüdür, şunu öne sürer; bireylerin ya da toplumların ahlâklı olmaları din kurallarına bağlı değildir. Ahlâki yönden olumlu karşılanan davranışlar, tamamen toplumun yaşadığı zaman dilimine, coğrafyaya, sosyal ve ekonomik koşullara göre değişir. Bir insanın yaptıklarının ahlâk yönünden uygun olabilmesi ya da o insanın "iyi" bir insan olarak nitelendirilmesi için, dinlere ihtiyaç yoktur.
Bu şu anlama gelir; birey toplum içinde sergileyeceği olumlu davranışları, biri/birileri ya da doğaüstü olduğu iddia edilen ilâh/ilâhlar emrettiği için değil, toplum halinde yaşamanın gereği olarak yerine getirmelidir. Bu davranışları sergilerken; varolduğu iddia edilen, bambaşka ama sonsuz bir yaşam hayaliyle bunları yapmaz. Yani "sana iyilik yapıyorum ki, bu iyilik neticesinde kazanacağım sevaplarla cennete gidebileyim" mantığıyla hareket etmek; ahlâklı olmak değil, birebir tanımıyla; çıkarcılık ve ikiyüzlülüktür.
Ateizmi benimsemiş olan insanlar, böyle bir ahlâk anlayışından tiksindikleri için, kendilerine, içinde yaşadıkları topluma, gezegene ve bu gezegeni milyonlarca yıldır onlarla paylaşan canlı türlerine saygı duyarlar. Akılları inaklarla zincirlenmediği için; mevcut yaşayış biçimimizi düzenleyen hukuk kurallarının geçerliliğini kabul ederler.
Şimdi bu konuyu biraz örneklerle açıklamaya çalışalım; bir insanı ya da başka bir canlı türünü öldürmek, hırsızlık yapmak, tecavüz etmek, vb. şeyleri eğer sadece varolduğu iddia edilen bir gücün emirleri yüzünden yapmıyorsanız, o zaman ahlâktan söz edemezsiniz. Bunları yapmamak için, dinlere ve içlerindeki öğretilere gerek yoktur. Bunlar; toplumlar için zararlı davranışlardır ve bireyler bu zararlı davranışların farkına varıp önleyebilmek için; çeşitli hukuk düzenlemelerine gitmişlerdir çağlar boyunca. Bunun en güzel kanıtı Babil kralı Hammurabi'nin koyduğu yasalardır. Bu yasalar, ki ilk yazılı hukuk kurallarıdır, herhangi bir ilâh/ilâhlardan gelen emirlerle değil, uzun yıllar boyunca toplum halinde yaşayan insanların tecrübeleri sayesinde vardıkları bir sonuçtur. Toplum halinde yaşamanın bazı hukuksal düzenlemeleri gerektirdiğinin farkına varmıştır çünkü insanoğlu.
Fakat ne yazıktır ki, yine insanoğlunun elinden çıkma sosyolojik bir olgu olan dinler ve bu dinlerin kurucuları da, bu gereksinimin farkına varmış, bu gereksinimleri kendi çıkarları ve yaşadıkları dönemin koşulları doğrultusunda kullanarak; güç ve iktidar sahibi haline gelmişlerdir.
Bu noktada şöyle bir soru gelebilir insanların akıllarına; "Peki, ateistler, toplum için zararlı olarak nitelendirilen bu davranışların hiçbirini, hiçbir zaman sergilemezler mi?" ya da "Hiç kötülük yapan ateist yok mudur?" Haklı olarak sorulmuş sorulardır ve cevapları "Evet" tir. Evet, sergilerler ama toplum içinde kötülük yapanlar sadece ateistler değildir. Kaldı ki; yukarıda açıkladığım bakış açısıyla hareket eden ateist sayısı çok fazla olduğu için, toplum içinde kötülük yapanların ateist olma oranlarının oldukça düşük olacağı gerçeği gözardı edilemez. Nitekim bunun örnekleri çevremizde her an mevcuttur. Ateistler başka insanları, ateist olmadıkları için; öldürmez, kafalarını kesmez, yakmaz, dövmez, onları aç bırakmaz, vb. davranışları sergilemezler. Ama bu davranışların tümünün, semavî olduğu iddia edilen dinlerin mensupları tarafından ortaya koyulduğunu görebilirsiniz ki gördük de. Çeşitli konulardaki örnekleri çoğaltabilirim ama ne demek istediğim gayet açık ve net.
Yazımın sonuç kısmında, yazımın bir özetini yapmak istiyorum. Bireylerin ve toplumların ahlâk anlayışı çağlar boyunca sürekli değişmiştir. Bu; insanın kültürel evrimiyle ilgili ortaya çıkan bir değişim sürecidir. Bu değişime ayak uydurabilmek için toplum halinde yaşamanın getireceği sorumlulukları ortaya koyan yasalar, hukuk yasalarıdır. Değişmez olduğu iddia edilen dinler ve içlerindeki öğretiler, değişime her zaman kapalı oldukları için; insanların değişen çevre koşuları, yaşam tarzı, gelişen teknoloji, ortaya çıkan yeni sosyal ve ekonomik sorunlarına ve bunlara bağlı gelişecek olan yeni ahlâk ve hatta mutluluk anlayışlarına, çözüm getirmekten çok uzaktır. Bu yasaların ortaya çıkışı ve uygulanması toplum halinde yaşamanın ortaya çıkardığı bir gerekliliktir. Bu yasaları ortaya çıkaratan varolduğu iddia edilen hayali ilâh/ilâhlar değil, insanların tecrübeleridir. Bu durumda; bir insanın ahlâklı ve iyi olması için dinlere ihtiyaç duyduğu iddiası yersiz ve geçersizdir. Aksine; dinler bu yasaları kendi öğretileri içine katmışlardır.
İyilik ve kötülük sorununun nedenlerini ve çözümünü; ateizme saldırarak, ateizmi benimsemiş insanları her fırsatta ahlâksızlıkla suçlayarak aramak; gülünçtür. Bu sorunların çözümü, insanların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullarla ilgilidir. Araştırılması ve tartışılması gereken nokta burasıdır.
Bu yüzden her fırsatta, "ateist ahlâk anlayışının sonu budur, bu yüzden ateistler ahlâksızdır" gibi oldukça subjektif ve gerçekleri ortaya koymaktan uzak yorumlardan vazgeçiniz.
Daha sonra incelememiz gereken şeyse; ateizmin ahlâk konusuna bakış açısıdır. Bu bakış açısını ortaya çıkaranlar da, benimseyenler de yine ateistlerdir. Bu bakış açısı, ki aslında gerçeklerin bir ortaya dökümüdür, şunu öne sürer; bireylerin ya da toplumların ahlâklı olmaları din kurallarına bağlı değildir. Ahlâki yönden olumlu karşılanan davranışlar, tamamen toplumun yaşadığı zaman dilimine, coğrafyaya, sosyal ve ekonomik koşullara göre değişir. Bir insanın yaptıklarının ahlâk yönünden uygun olabilmesi ya da o insanın "iyi" bir insan olarak nitelendirilmesi için, dinlere ihtiyaç yoktur.
Bu şu anlama gelir; birey toplum içinde sergileyeceği olumlu davranışları, biri/birileri ya da doğaüstü olduğu iddia edilen ilâh/ilâhlar emrettiği için değil, toplum halinde yaşamanın gereği olarak yerine getirmelidir. Bu davranışları sergilerken; varolduğu iddia edilen, bambaşka ama sonsuz bir yaşam hayaliyle bunları yapmaz. Yani "sana iyilik yapıyorum ki, bu iyilik neticesinde kazanacağım sevaplarla cennete gidebileyim" mantığıyla hareket etmek; ahlâklı olmak değil, birebir tanımıyla; çıkarcılık ve ikiyüzlülüktür.
Ateizmi benimsemiş olan insanlar, böyle bir ahlâk anlayışından tiksindikleri için, kendilerine, içinde yaşadıkları topluma, gezegene ve bu gezegeni milyonlarca yıldır onlarla paylaşan canlı türlerine saygı duyarlar. Akılları inaklarla zincirlenmediği için; mevcut yaşayış biçimimizi düzenleyen hukuk kurallarının geçerliliğini kabul ederler.
Şimdi bu konuyu biraz örneklerle açıklamaya çalışalım; bir insanı ya da başka bir canlı türünü öldürmek, hırsızlık yapmak, tecavüz etmek, vb. şeyleri eğer sadece varolduğu iddia edilen bir gücün emirleri yüzünden yapmıyorsanız, o zaman ahlâktan söz edemezsiniz. Bunları yapmamak için, dinlere ve içlerindeki öğretilere gerek yoktur. Bunlar; toplumlar için zararlı davranışlardır ve bireyler bu zararlı davranışların farkına varıp önleyebilmek için; çeşitli hukuk düzenlemelerine gitmişlerdir çağlar boyunca. Bunun en güzel kanıtı Babil kralı Hammurabi'nin koyduğu yasalardır. Bu yasalar, ki ilk yazılı hukuk kurallarıdır, herhangi bir ilâh/ilâhlardan gelen emirlerle değil, uzun yıllar boyunca toplum halinde yaşayan insanların tecrübeleri sayesinde vardıkları bir sonuçtur. Toplum halinde yaşamanın bazı hukuksal düzenlemeleri gerektirdiğinin farkına varmıştır çünkü insanoğlu.
Fakat ne yazıktır ki, yine insanoğlunun elinden çıkma sosyolojik bir olgu olan dinler ve bu dinlerin kurucuları da, bu gereksinimin farkına varmış, bu gereksinimleri kendi çıkarları ve yaşadıkları dönemin koşulları doğrultusunda kullanarak; güç ve iktidar sahibi haline gelmişlerdir.
Bu noktada şöyle bir soru gelebilir insanların akıllarına; "Peki, ateistler, toplum için zararlı olarak nitelendirilen bu davranışların hiçbirini, hiçbir zaman sergilemezler mi?" ya da "Hiç kötülük yapan ateist yok mudur?" Haklı olarak sorulmuş sorulardır ve cevapları "Evet" tir. Evet, sergilerler ama toplum içinde kötülük yapanlar sadece ateistler değildir. Kaldı ki; yukarıda açıkladığım bakış açısıyla hareket eden ateist sayısı çok fazla olduğu için, toplum içinde kötülük yapanların ateist olma oranlarının oldukça düşük olacağı gerçeği gözardı edilemez. Nitekim bunun örnekleri çevremizde her an mevcuttur. Ateistler başka insanları, ateist olmadıkları için; öldürmez, kafalarını kesmez, yakmaz, dövmez, onları aç bırakmaz, vb. davranışları sergilemezler. Ama bu davranışların tümünün, semavî olduğu iddia edilen dinlerin mensupları tarafından ortaya koyulduğunu görebilirsiniz ki gördük de. Çeşitli konulardaki örnekleri çoğaltabilirim ama ne demek istediğim gayet açık ve net.
Yazımın sonuç kısmında, yazımın bir özetini yapmak istiyorum. Bireylerin ve toplumların ahlâk anlayışı çağlar boyunca sürekli değişmiştir. Bu; insanın kültürel evrimiyle ilgili ortaya çıkan bir değişim sürecidir. Bu değişime ayak uydurabilmek için toplum halinde yaşamanın getireceği sorumlulukları ortaya koyan yasalar, hukuk yasalarıdır. Değişmez olduğu iddia edilen dinler ve içlerindeki öğretiler, değişime her zaman kapalı oldukları için; insanların değişen çevre koşuları, yaşam tarzı, gelişen teknoloji, ortaya çıkan yeni sosyal ve ekonomik sorunlarına ve bunlara bağlı gelişecek olan yeni ahlâk ve hatta mutluluk anlayışlarına, çözüm getirmekten çok uzaktır. Bu yasaların ortaya çıkışı ve uygulanması toplum halinde yaşamanın ortaya çıkardığı bir gerekliliktir. Bu yasaları ortaya çıkaratan varolduğu iddia edilen hayali ilâh/ilâhlar değil, insanların tecrübeleridir. Bu durumda; bir insanın ahlâklı ve iyi olması için dinlere ihtiyaç duyduğu iddiası yersiz ve geçersizdir. Aksine; dinler bu yasaları kendi öğretileri içine katmışlardır.
İyilik ve kötülük sorununun nedenlerini ve çözümünü; ateizme saldırarak, ateizmi benimsemiş insanları her fırsatta ahlâksızlıkla suçlayarak aramak; gülünçtür. Bu sorunların çözümü, insanların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullarla ilgilidir. Araştırılması ve tartışılması gereken nokta burasıdır.
Bu yüzden her fırsatta, "ateist ahlâk anlayışının sonu budur, bu yüzden ateistler ahlâksızdır" gibi oldukça subjektif ve gerçekleri ortaya koymaktan uzak yorumlardan vazgeçiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
